Ayn Rand isimli bir yazarın ilk olarak 1957′de ABD’de piyasaya sunduğu Atlas Reddetti(Atlas Shrugged) adlı kitap hakkında bir bilginiz var mı bilmiyorum.
Kitap dünyayı omuzlarında taşıyan yaratıcı ve başarılı iş adamları, bilim insanları, sanatkarlar veya herhangi bir şekilde yeni şeyler üreten insanların kendilerine hak ettikleri saygının ve ortaya koydukları emeğin karşılığının gösterilmediğini düşünerek, üretimlerini dünyanın geri kalanıyla paylaşmamaya karar vermesi ve bunun üzerine dünyanın ne hale geldiğini işleyen bir roman. “Kurgu” kabul edilse de, yazıldığı dönemki politik etkilerden bir kısmını şiddetle taşıyan kitap, “dürüst bencillik” gibi değişik bir kavramı temel alıyor diyebilirim.
Ayn Rand’ın felsefesine göre insanları iki temel kategoriye koyabiliriz. “Harekete geçirenler”(Prime Movers) ve “İkinci el yaşayanlar”(Second Handers). “Prime Mover” olarak Ayn Rand’ın adlettiği insanlar, “dünyanın devam etmesini sağlayan” kişiler. Zeka ve yaratıcılık ile iş yapan, yeni şeyler üreten ve geleceği bize sunan kişiler. Sayıları az ve çoğunlukla oldukça meşguller, mantıklı bir varsayım. Öte yandan “Second Hander” adledilen kişiler ise, üretimde veya yaratımda hiçbir katkısı olmayan, ancak “ihtiyaçları olduğu için” veya “onlar da insan olduğu için” sunulan şeylerden faydalanmak isteyen kişiler. Hatta, bir miktar abartıyı mazur görürseniz, bir nevi nankörler ve hırsızlar.
Peki burada bir gediklik hissiyatı var mı sizce de? Rahat ve “mantıklı” hissetmenizi engelleyen bir şeyler? Bana bu “Prime Movers” ve “Second Handers” arasında bir kalıp daha olması gerekliymiş gibi geliyor hep. Ayn Rand’ın felsefesine bir çok noktada karşı çıksam da, oturttuğu temeli oldukça başarılı buluyorum. Bir eklemeyle, o da; “Hak Edenler“.
Peki “Hak Edenler” nedir? Bu esas oğlanlar ve kadınlar ile onların tam zıttı olan ikincillerden farkları ne? Neden onların bu kadar üst seviye bir kategorilendirmede ayrı bir kalıp olması gerekiyor?
İlk olarak, Ayn Rand’ın sunduğu kalıplara göre dünyayı ayırmaya kalksaydık nufüsün yüksek çoğunluğu için arada tıkanıp kalırdık. İnancım odur ki, arada bir yerde ve dünya nufüsunun çoğunluğunu oluşturan bir kesim daha var. Ki adını yukarıda verdim. Bu kişiler, ellerinden gelenin en iyisini yapan ve elde ettiği şeyleri hak etmiş olan/hak etmeye çalışan sıradan insanlar. Dünya nufüsunun çoğunluğunun böyle olduğunu düşünmek bir miktar hayalperest, hatta ütopik kaçıyor olabilir. Ama derinde bir yerlerde, böyle olduğuna inanmaktayım.
Ayn Rand’ın felsefesine bu eki de yaptıktan sonra, bu boş laf gevezeliğinin burada olmasına sebebiyet veren sözü yazayım: “The last resort of one who cannot think is to argue that another cannot feel.” Anlamı şu: “Düşünemeyen insanın son çaresi karşısındakinin duygusuz olduğunu iddia etmektir.“
Kimin yazdığı hakkında hiçbir fikrim olmamakla beraber, lafın doğrudan kendisine olmasa da yansıttığı anlama katılmaktayım. Saf ve katıksız mantıkla yapılabilecek kimi hareketler, alınabilecek kimi kararlar insanın daha temiz ve saf olan bir parçasını cidden yıpratabiliyor. Ancak temelde duygusuzluk olarak addedilen kimi davranışların içinde o kadar büyük bir iyilik yatıyor ki ve bu iyilik o kadar derin ve göz önünden uzak ki insanlar bunu duygusuzluk olarak algılıyor.
Buna verilebilecek örneklerden ilki, herhangi bir şekilde yetiştirilemeyecekleri çocukları doğuran kişiler. Sorumluluğu alamayacaklarını düşünen, farkında olan yada fark ettirilen bu insanların yapması gerereken tek, ve doğru, davranış o çocuğu aldırmaktır… Örneğin biraz uç ve nadir olduğunun farkındaym. Ancak daha çarpıcı ve rastlanılabilir bir diğer örneği verip de beni asmanıza sebebiyet vermeyi istememekteyim. Nitekim insanların kaldırabildiği salt mantığın, genelde mantıksız olan bir sınırı var.
Bunları söyledikten sonra; gelelim asıl meseleye. Tüm bu yazının arkaplanını oluşturan şey üretilen bir gelecek, uygulanan fikirler ve onu elde etmeye çalışan insanlar. Ancak burada insanın bence en temel dürtüsü olan “istek” üst plana çıkıyor ve ona “hemen şimdi” ve “bedel ödemeden” sahip olmak istiyoruz, en azından fırsat varsa öylesini tercih ediyoruz. Kendimize hakaret ediyoruz, saygınlığımıza gölge düşürüyoruz.
“Madem en temel dürtümüz, neden kendimize hakaret etmiş olalım?” İşte cevap: Modern, uygar kişileriz. Yada en azından, olmalıyız. Uygarlığın üstü kapalı tehditler, güzel görünen ama içi boş şeyler ve globalleşen yabancılaşmadan ibaret olduğunu düşünmek, içinde gerçekten bir tutam barındırmakla beraber, bir miktar abartıya kaçıyor.
O yeni çıkan muhteşem monitörü almak istiyorsun, yada o harika tasarımcının yaptığı muhteşem kolyeyi. İsteğinize saygı duyuyorum, ancak onu almayı hak etmediğiniz sürece sizin olması o kadar önemsiz ve değersiz bir şey ki onu isterken geçirdiğiniz duygusal travmaya hiç mi hiç değmez.
Yanlız burada bahsettiğim istek, “benim olsa güzel olurdu” türünden değil. Çünkü o tarz bir şey “istek”ten öte, “hoşuna gitmeyi” çağrıştırıyor bana. Hoşuna gitmiş olabilir, ama özellikle “onu” istemiyorsun.
Hayal edin, öyle bir şey gördünüz ki sahip olmak için yanıp tutuşuyorsunuz. Sık sık aklınıza geliyor, rüyalarınıza bile giriyor. Bu illa ki fiziksel bir şey olmak zorunda değil, bir yerde sahip olmayı hayal ettiğiniz bir iş yada tanışıp sohbet etmek istediğiniz birisi bile olabilir.
Ancak benim burada altını çizmeye çalıştığım şey, fiziksel olan ve “para ile alınabilecek” şeyler üzerine. Hayal edin şimdi, o muhteşem şey elinize geçti. Birden bire kapınızda birisi belirdi ve “bu senin” dedi. Hediye değil. Bir şeyi başarmanızdan ötürü verilen bir ödül değil. Öylesine sizin işte. Bir aile hatırası da olmayacak. Kapınıza bırakılan bir reklam kağıdından daha fazla önemi yok.
Hayal etmeye devam edin, ertesi gün birisi geldi. Size istediğiniz bir başka şeyi daha verdi. Ertesi gün bir tane daha, ve bir kaç ay sonra istediğiniz herşey hiç çaba göstermeden elinizde. O şeylerin önemini düşünün. Var mı önemi?
Özetlemek gerekirse: sizin de insan olmanız, ona ihtiyaç duymanız(buradaki ihtiyaçta, eksiliği durumunda hayatta kalmayı engelleyecek bir durumdan söz edilmiyor) hiç mi hiç önem taşımıyor. Neden taşımalı ki? Çok basit bir şekilde, hak edenin bir şeyler kazanması ve sahiplenmesi oldukça mantıklıdır. Çalışmayanlar, gerçek bir emek sarf etmeyenler sürünürken ve acı çekerken bile. Çünkü düşünemeyen insan, son çare olarak karşısındakinin duygusuz olduğunu iddia eder. Onlara yardım etmek isterseniz, çalışmaları için adil ve düzgün bir şans verin. Bahanelerle geri dönerlerse, bırakın sürünsünler.
Yakarışlarına aldanmamanızı öneririm, çalışmayan hiç bir şey alamaz. Asla hak etmediler. Siz yaratın, bırakın diğerleri düşünmeden, öylece inansınlar.
Bu uzun yazıyı sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum.