Pekala, yeniden yazıyorum.
Uzunca bir süredir “yazacak bir şeyim olmaması” gibi bir durumdan muzdariptim. Sebebi ise, bir yandan çok iyi niyetli iken diğer yandan aptalca. Aklıma gelen tonla düşüncenin, yeteri kadar olgunlaşmadığını düşünüyordum. Rastgele fırlayan düşünceler, ıvır zıvır bir sürü şey…
Ancak farkındalık önemli bir kavram. Bu düşüncelerin asla benim istediğim kadar olgunlaşmayacağını fark ettim. Bu imkansız bir şey. Tek ve herşeyi kapsayan gerçeği bulmadığım sürece, asla düşüncelerim gerçek olgunluğa erişmeyecek. Ancak düşündüğüm şeyleri yazmayarak, bir yere yeniden okuyabileceğim şekilde koymayarak daha çok zaman kaybediyorum. Zira o kadar iyi hafızası olan birisi değilim.
Bundan bir kaç dakika önce ne düşündüğümü hatırlayamayabiliyorum mesela, ne hoş değil mi?
Bakalım aklımda neler kalmış… (Yukarıdaki en önemli kısım haricinde tabii)
İlk gelen şey, tüm tecrübeler önemlidir. “Yaratıcılık kendine hata yapma izni vermek, sanat hangilerine sadık kalacağını bilmektir.” Bir yerde okudum, hatırlamıyorum. Bir diğeri, “Yazamıyorsam yaşayamam, yaşamıyorsam yazamam.” idi. Bu ikisini birleştirmek gerek.
Hatayı göze alaraktan, iyi olduğunu düşündüğü şeyleri yapmalı, gerçekten keyif aldığı hataları da yapmaya devam etmeli insan. Ne kadar “sıradışı” olursa olsun yaptığı şeyler. Zira toplumun hata olarak görebileceği şeyler, gerçekten hata olmayabiliyor sık sık. Yazmakta benim hatam olsun.
Aklıma kalan şeylerden bir diğeri, sınavlar. Herkes inanılmaz heyecanlı, stresli. Canları sıkılıyor, bol miktarda çalışanların bile. Sebebini anlamakta güçlük çekiyorum. (Anlayabilen birisi olduğum kanısından vaz geçtim)
Çok basit bir şekilde, yapabildiğini yaparsın. Gerisi önemsiz. Stres ve heyecan sana sadece handikap sağlar. Fırtına öncesindeki sessizliği yakalamalı, gözlerini kapatmalı ve etrafındaki tüm gürültüyü duymalısın. Bir miktar sakince kaldıktan sonra, tüm o heyecan, sinir, stres o seslere aktaracak kendini zaten. Bırak gitsin.
Bir diğer şey, kendime e-mail gönderdim. 31 Aralık 2009′a gelecek bana. Temel olarak, “naber kanka” havasında bir şeydi. Bu da bana diğer bir şeyi hatırlattı,
Yılbaşı!
Kutlamaların bir çoğu gibi, insan elinden çıkma döngüsel rastlantılardan biri. Aman tanrım, standart takvimdeki en az değişen kısım değişiyor… Bir şeyleri kutlamak ve eğlenmek bu şekilde “şartlandırılmış” olmamalıydı. Ama işte buradayız.
Kutlayacak nesi var insanların bilmiyorum. Benim yıl değişimlerinde kutlayacak hiçbir şeyim olmuyor genelde. Hani ne bileyim, o yılda çoook şey öğrenmiş olsam, çok önemli ve kişisel gelişim vaat edecek olan bir yıla giriyor olsam belki… Ama bunlar da özel şeyler. Bu tarz şeyler olmadan, yıl dönümlerini kutlamak anlamsız geliyor. Doğum günü de aynı şekilde. Ne yani, yaşım resmi olarak arttı diye daha akıllı mı oldum? Çok değişik.
Sonra bir diğer şey. Ezberleyemiyorum. Eğer öğrenilecek bir şeyin, parçalara bölünebilir ve yeniden toplanabilir bir mantığı yoksa, aklımda kalmıyor. Basit ve net, beceremiyorum ezberlemeyi. Buna eminim uzmanlar bir sebep uydurmuştur, ama ben “kişisel tercihler” demeyi uygun gördüm.
En yukarılara döneyim. Madem aklımdaki ıvır zıvırı döktüm.
Öğrenme eğrisi, tecrübeler ve dersler vesaire. İnsan o kadar muhteşem bir varlık ki başkalarının hatalarından öğrenebiliyor, ancak sürekli olarak bizleri şaşırtan bir diğer şey de bunu yapmaktaki isteksizliğimiz.
Bile bile hata yapmak nasıl olur da bu kadar keyifli olabilir?
Cevabı basit, sen yapıyorsun. Özgür olduğumuzu düşünerek ciddi miktarda kendimizi kandırıyoruz. Gerçekten özgür olsaydık, “özgür hissetmek” için aptalca şeyler yapmamıza gerek olmazdı. Düşünün örneğin, ayağınızın altındaki Dünya’yı gezmek için para ödemeniz gerekiyor. O da, diğer ülkelere girebilirseniz. Milliyetçilik, din ayrımları, “ulusal güvenlik” vesaire.
Merak ediyorum, tek isteği dünyayı gezmek isteyen 20 yaşında bir Türk genci, koskoca bir devlete karşı ne tür bir tehlike doğurabilir? Yada durum buysa, bir diğer ülke diğerine ne gibi bir tehlike doğurabilir? İstiladan mı korkuyorlar acaba? Neyin istilası?
Dünya bizim, istediğimiz köşesinde yaşayabilmeliyiz. Ama öte yandan, “herşey o kadar kolay değil” diyen birileri var. “Bu hayatta başarılı olmak istiyorsan, kuralına göre oynamalısın” diyenler de var. Yaptıkları işleri kapalı kapılar ardında yapan, kendi amaçlarıyla başkalarının ki çatıştığında onları ortadan kaldıran kişiler bunları diyenler. Neden? Çünkü “herşey o kadar kolay değil”.
Otoritelerin, düzenli toplulukların temel kuralı şudur: Kendi içinde kuraldan bağımsız, yasayı yönlendirebilen bir miktar elit geri kalanı köle eder. Buradaki elitlerin amacı, gönüllü köleleri köleliklerinden dolayı mutlu etmektir. Kölelerin amacı, köle kalmaktır.
Eh, tüm dünya salak mı da buna kanıyor? Evet, salak. %95 kadarı diye sıkabilirim hatta ve çok büyük bir farkla da ıskalamam!
Peki tüm bunların başlıkla alakası ne? Söyleyeyim. Aradaki kısmın alakası yok. Bu kısmınki de şu, öğrenme eğrisi diye bir şey yok. Ta ki doğru dersleri öğrenene kadar.
Her neyse, geri dönmek güzel…