Bişeyler…

Sabah Batıkent civarlarından geçtim. Bir sürü yerde oturduk Batıkent’te. Evleri hatırlıyorum. Evleri düşününce kimisi için bi koridor, kimisi için bir salon geliyor aklıma sadece. Olaylar mekana ilintili değiller. Ama ilginçtir, birisindeki WinXP masaüstümü hatırlıyorum. Çok acayip. “Azure”(?) adlı arkaplan resmi vardı, mavi XP başlat çubuğu ve yeşil başlat butonu.

Sonra düşününce, olayları genel olarak pek hatırlamıyorum. Sabah “niye ki?” diye sormuştum kendime.

Dersaneden dönerken Eryaman durağında 2 tane kadim, kırmızı ego otobüsü geldi durağa. Binmedim, boykot ediyorum kendimce. Hala külüstür salıyorlar yollara. O kadar çok yarı yolda kaldım ki onlarla, binmiyorum artık.

Dönerken de müzik dinledim tabi. Düşüncelere daldım gittim. Özgürlük hakkında daha çok. Halley’in dördüncüsü hakkında… Bazen herşey o kadar temiz, net ve berrak görünüyor ki şiddetli bir keyif kaplıyor bünyemi. Uyuyakaldım sonra, gece uyumamanın da verdiği yorgunlukla…

Otobüsten indiğimde fark ettim. Eskiden olay şeyler şu anki düşünsel anılarıma kıyasla hatırlamaya değecek şeyler değiller gibi. Fark etmiyorum, göremiyorum gibi. Önemsiz. Anlamsız. Değersiz.

Epeydir de yazmamışım. Yazacak şeyler de vardı sanki. Mesela şunun gibi bir özet yapsam bi kaç günde bir, unutma problemime yardımcı olur belki.

Not: “Epeydir” kavramımın bir kaç aydan 10 güne inmesi sevindirici ama. Cidden.

Küresel Isınma Çarpar

Ocak ayı için havalar bir hayli iyi. Neredeyse can yakan soğuk rüzgarlar yok, kar yağmıyor. Dışarı çıkınca ince bir kot pantolonla üşümüyorsunuz mesela. Rahat ve güzel bir yürüyüş yapabiliyorsunuz donmadan. İlkbahar sanki.

Küresel ısınma beni fena çarptı bugün. Açık havada gezmek istedim. Sadece gezmek, elime içecek bir şeyler alıp dolanmak öylesine. İlkbahar gelmiş gibi.

Çok ısındık çok. Dengemi bozdu bu ısınma. Fena çarptı havalar, ilkbahar geldiğinde hissettiğim o “hafiflik” hissine büründüm. Hoş his de, kar nerde yau? Onu özledik… (Özledik değil mi? Yanlız değilim bu konuda?)

Onaylanmak?

Bir davranış biçiminin iyi veya kötü olduğunu tartışırken, “bu davranışı yaşayan tüm bireyler sergilese idi ne olurdu?” sorusunu sormak gerektiği fikrine Atlas Reddetti’yi okurken varmıştım. Anlaşılan Kant benden hızlı davranmış.

Okumak istiyorum onun kitaplarını da. Okuma listeme her gün birkaç kitap eklenmesi beni ürkütüyor. Ama “do want”.

Tanrı Yanılgısı’nın entellektüel değerini hakkında da yeni bir şeyler var söylemek istediğim. Değer katıyor, cidden. Yeni bir aydınlanma yaşatmasa da muhteşem bir bilgi birikimini gözler önüne seriyor.

Özellikle “Kargo Kültler” konusunu google amcaya sormanızı tavsiye ederim :)

2009’u Toparlamak

Yılbaşına bir anlam kazandırmak lazım, hani takvim değiştirmek vs dışında. Bu sebepten dolayı yılın ilk günü önceki yıl ne yaptım, neler değişti yazayım dedim. İşte kısa bir özet…

ceki45Yıl hafif ve keyifli başladı, geçtiğimiz yılbaşında adaşıma "Osman" adını takmam, şirin babanın yükselişi ve Mehmet’e "kamyon çarpması" geyikleriyle giriş yaptık. Okuldaki nihayi son dönemim neredeyse tek başıma grup projeleri yapmak gibi şeylere şahit oldu. Keyifliydi aslen.

Nisan civarlarında staja başladım, BnB Danışmanlıkta (uzun ismi var bi de, yazması bile üşenme sebebi). Her ne kadar staja başlangıcımı danışmanıma belirtsem de, başlangıç belgelerimi vermem bir miktar uzun sürdü. Hatta direk staj raporumla beraber verdim. Sorun çıkmadı neyse ki. Okulun son dönemi ve staj süresinde epeyce bilim kurgu izledim (Stargate SG-1, 10 sezon mesela) ve dizi manyağı oldum. Yine bu dönemde az da olsa Kaleideskop’a yazdım.

Yine aynı dönemde bir türlü kitap okuyamadığım garip bir süreç geçirdim. Ne zaman kitap okumaya çalışsam 20 dk içinde uyuyakalıyordum.

Stajın sonlarına doğru sigarayı rastgele bir şekilde bıraktım. Bir akşam (DGS’den 2 gün önce, kutlamadığım doğum günümden bir gün sonra) ekmek almaya çıktığımda "pakette 2 sigara var, alsam mı ki?" diye düşünürken vazgeçtim almaktan. Bırakmış oldum o vesileyle. İyi oldu. Zira meretten keyif alamaz hale gelmiştim, salt tiryakilikti artık. Manasızdı.

Bu sıralar facebook hesabımı kalıcı olarak sildirdim. Ana sayfamın üç gün boyunca değişikliğe maruz kalmadığını görmüştüm seçtiğim ayarlardan ötürü. E o şekil kullanılan şey de facebook olmuyor. Neticede ondan da kurtuldum.

Staj bittikten sonra raporumu, gerekli belgeleri vs verip mezun oldum. Hacettepe’den mezun olmanın okumaktan daha çileli olabildiğini de öğrendim. En olmadık yerlerden borcu yoktur yazısı aldım.

mageMage: the Ascension’a sardırdım iyice, ama oynatmakla yıldızım barışmadı. Benim gördüğüm Mage ile oyuncularımın gördüğü bir değildi. Derin felsefi bir oyun tercih ediyorum ben. Mage öyle bir oyun zira.

Stajın bitiminin ardından bir süre geçince tekrardan kitap okuyabilir hale gelmeye başladım yavaş yavaş. Ekim civarlarına doğru Atlas Reddetti’yi aldım. En nihayetinde düşüncelerimi bağlayan, açık noktaların hepsini olmasa da bir kısmını kapatan bir eserle karşılaştım.

atlas-shrugged-coverAtlas Reddetti’nin yarattığı etki kendini dobra konuşmak ve insanlardan katıksız mantık beklemek olarak gösterdi. Aynı zamanda da bazı pürüzleri ve şüpheleri ortadan kaldırdı. Ve işin sonunda, okuyacak o kadar çok şey var ki daha… Saymam mümkün değil. Ama o noktaya da geleceğim.

Tekrardan üniversiteye girip bir fakülte bitirmek için dersaneye yazıldım. Ama lise ve benzeri öğretim kurumlarının bünyeme ne kadar ters tesir ettiğini unutmuşum. Sanırım bu etki tek başına, hafif bir kızgınlık başlattı. Bunun sonunda eski hobilerimden birine geri dönüş yapmak istemekteyim. Kontraplaktan minyatürler yapmak. Bir şeyler "yapmak" istiyorum zira.

Bu yapmak isteği kendini en çok Konuşan Zar adlı dergimizi dizerken tatmin oluyor. Dizgi işini kısa sürede çok sevdim. Garip bir "kaosa şekil verme" hissi oluşturuyor. Rahatlatıcı bir etkisi var.

Aynı şekilde uğraşlı, meşakkatli ve ilk başta bir miktar zor olsa da Pipo içmek de yeni bir keyif. Farklı tütünler bulabileceğim bir ülkede olmamak beni üzüyor, ama bir çaresini bulurum heralde.

Yine bu sene müzik olaraktan değişik değişik şeyler dinlemeye başladım. Saykodelik ambiyans (özellikle Shulman), bir miktar post-rock.. Bir de tür adı koyamadığım bir sürü şey. Empire of the Sun, Maybeshewill, bir miktar Elsiane, bir miktar Prodigy ve yılın sonlarına doğru The Black Heart Procession ile Yeah Yeah Yeahs şu an aklıma gelen isimler. (Yeah Yeah Yeahs’ın son albümü fena değildi, az miktar dinlediğim kadarıyla diğer albümleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.) (Soldaki albüm kapağı Maybeshewill – Not For Want of Trying albümünden, sağdaki Empire of the Sun – Walking On A Dream)

maybeshewill         empire_of_the_sun1

Tekrardan kitap okumaya alışmak, bazı hoş düşünceleri ve bu düşünceler de tek-satırlık bazı lafları beraberinde getirdi. İki tanesini paylaşmaya değer görüyorum:
    – Dövülmekte olan kılıç ne örse, ne çekice kızabilir.
    – (Tanım) Tanrı: İnsan yaşamının son var oluş biçimi, nihai hedef. Evrim ve aydınlanma ile ulaşılabilecek varlık biçemi.

Tüm herşeyin sonunda, Tunç’un iddiasına göre yılın başlarında genel olarak hayata karşı bir motivasyon eksikliğim varken, yıl sonunda motivasyon artışı sergilemeye başlamışım. Bu gözleme bir noktada katılıyorum. Kesinlikle bir motivasyon artışı var.

Bu artışın mecburi kimi engellere katlanmaya ve geçmeye yetecek miktarda olup olmadığını ise 2010′da göreceğim. 2010′daki en büyük dileğim de kıçımı kaldırıp yapmak istediğim şeyleri yapabilmek…

Hepinize aynını dilerim.

Din [eşit değildir] Ahlak

2 desteğin üzerinde paslı metal bir kalas var. Kalas’ın üzerinde bir kova su duruyor. Paslı kalasın yerine temiz ve doğru şekilde işlenmiş çelikten bir kalas koymak gerektiğini söylüyorum. Paslı kalas olmadan kovanın düşeceğini ve suyun döküleceğini söylüyorlar. Kovaya bir kulp takıp yükselteceğimi, bu sırada yeni kalası eskisinin yerine koyup kovayı yavaşça geri indireceğimi söylüyorum. Kalas paslı olabilir ama o olmadan kova devrilir, su dökülür diyorlar…

Açıklama;

Kova içindeki su: İnsanlık

Paslı kalas: Din

Yeni kalas: Ahlak (Ahlak Felsefesi ile desteklenmiş, mantıki ürün olan Ahlak)

Onaylanmak

Richard Dawkins’in Tanrı Yanılgısı (The God Delusion) adlı kitabını aldım bugün. Henüz ilk bölümündeyim, epey yeni başladım okumaya yani. Ama şimdiden ufak bir sorunum var, ama sorun kitapla alakalı değil. Kitap şimdiden çok güzel görünüyor. Sorun benimle ilgili. Yazar’ın fikirlerine katılıyorum, hatta onun yürüttüğü aynı mantığı da yürütmüş olmanın verdiği bir “onaylanma” hissi alıyorum kitaptan. Ama eğer tüm kitap böyle devam edecekse… Hiç bir entellektüel değer katmayacak bana.

Bir miktar benzer bir durumu Ayn Rand’ın Atlas Reddeti adlı eserini okurken hafiften hissetmiştim, ama bunun üzerine çok çok şey kattı Ayn Rand. Daha ufacık, tefecikken (15-16 yaşlarında, çok ufak değil mi?) “eğer kendimi mutlu ettiği için seviyorsam, kendi duyduğum sevgi sadece beni mutlu ediyorsa o halde sevgi de bencildir…” diye düşünüp bir miktar boşlukta kalmıştım. Ama Ayn Rand aynı şeyi söyleyip, bunun neden kötü olmadığını açıkladı bana.

Umarım Tanrı Yanılgısı’nda da benzer bir durum söz konusudur…

Pipo Doldurmak

Pipo, içim farkları sebebiyle diğer tütün mamüllerine kıyasla daha çok keyif içeren güzel bir hobidir. Ancak doldurmayı, yakmayı, bakmayı ve içmeyi öğrenmesi zaman alır. Meşakkatlidir.

Doldurma kısmında “Frank Method” olarak anılan yöntemi tavsiye edeceğim. Bunun için tütününüzü yayvan ve dağınık bir şekilde saklayın, iyice sıkıştırılmış sert halinde değil. Piponuzu hafifçe pakete daldırıp az miktarda tütünü içine doldurun, sadece pipoyu hareket ettirerek. Sonra sol elinizin üç parmağı ile piponuza dolduracağınız tütünü alın ve pipoya yerleştirip sağ eliniz ile tutun (bastırmayın).  Eğer varsa fazlalıkları ayırıp baş parmağınızın yumuşak kısmı ile tütüne yüklenmeden yavaş yavaş sıkıştırın… Sonrasında sakince piponuzu yakın ve keyfini çıkarın… Doldurma yöntemini daha iyi anlamanız için bir video da vereyim size;

Oyunlarda Görmek İstediğimiz Davranışlar Bunlar

Bu ayki Oyungezer DVD’sini kurcalıyorum ki, ne göreyim! Witcher adlı oyun için, üreten firma tarafından resmi bir yama çıkmış. (Şaşırmadınız biliyorum, alıştıra alıştıra söylüyorum zira.)

Bu yama ne mi yapıyor? Oyundaki DRM’i(kopya koruması) kaldırıyor! Resmi olarak!

Param olsa, yeni mezun ve işsiz durumunda olmasam oyunu orjinal sipariş ederdim şu an heralde… Takdir ettim.

Farkındalık

Blog’un sadece süper über ciddi şeyler için olmadığını keşfettim!

Bu ışıkta, über ciddi olmayan bir şeyler söyleyeyim.

Mesela;

Transatlantic dinleyin. All Of The Above şarkısı pek güzel. Yarım saat sürüyor ama katlanın. Değecektir heralde.

Bir Özgüven Alana Bir Özgüven Bedava!

Yirmili yaşlarının sonlarında bir genç adam, ellerinden tuttuğu küçük çocuğu bir alış-veriş merkezinde gezdiriyordu. Henüz sekiz yaşında olan çocuk kocaman gözleriyle alış-veriş merkezindeki oyuncaklara bakıyor, neredeyse her oyuncağa baktıktan sonra da kocaman gözlerini daha da kocaman açıp adama masum masum çeviriyordu bakışını.

Genç adam ise bambaşka bir şeye bakıyordu. Hemen ilerisinde bir-iki defa görüştüğü, arkadaşının eski sevgilisi vardı. Ayrılalı bir gün olmuştu sadece. Çocuğu da elinden tutup usulca kızın göremeyeceği bir yere doğru çekti. Arkadaşının ne kadar pislik olduğuyla ilgili bir yakında dinlemeye hiç de ihtiyacı yoktu. Zaten her ikisi de saçmalamıştı ve şimdi ikisi de ciddi şekilde bunalımdaydı. Yanlarına yaklaşılacak gibi değildi.

Kız büyük bir hırsla dükkanları geziyor, bir oraya bir buraya girip alabildiği kadar kıyafet alıyordu. Daha bu sabah da söz konusu arkadaşı arabasını satıp, yeni bir tane için arayışlara başlamıştı…

Genç adam bir miktar meraktan kızı gözüyle takip etmeye başladı. Kızın alış-veriş hırsı dinmek bilmiyordu. Tam o sırada da arkadaşından mesaj geldi, ne tesadüf. Yeni telefon almıştı da, onu haber veriyordu!

Genç adam alışkanlığı olduğu üzere küçük çocuğa da anlatıyordu bu olayları. Ufaklık bir şekilde en büyük sırdaşı olmuştu. Bir süre sonra küçük çocuğun dikkati de kıza kaydı. İkisinin ayrıldığını biliyordu. Gerçi olayı tam çözememişti ama, kötü bir şey olduğunu anlayabilmişti. Bir süre sonra merakı depreşmeye başlayan çocuk abisine dönüp sordu: “O abiyle bu abla ne alıyor?”

“Özgüven satın almaya çalışıyorlar ufaklık” dedi genç adam. Ufaklık tam olarak çözemedi genç adamın ne demek istediğini. Özgüven de neydi ki acaba?

« Daha eski yazılar