Oyunlarda Görmek İstediğimiz Davranışlar Bunlar

Bu ayki Oyungezer DVD’sini kurcalıyorum ki, ne göreyim! Witcher adlı oyun için, üreten firma tarafından resmi bir yama çıkmış. (Şaşırmadınız biliyorum, alıştıra alıştıra söylüyorum zira.)

Bu yama ne mi yapıyor? Oyundaki DRM’i(kopya koruması) kaldırıyor! Resmi olarak!

Param olsa, yeni mezun ve işsiz durumunda olmasam oyunu orjinal sipariş ederdim şu an heralde… Takdir ettim.

Farkındalık

Blog’un sadece süper über ciddi şeyler için olmadığını keşfettim!

Bu ışıkta, über ciddi olmayan bir şeyler söyleyeyim.

Mesela;

Transatlantic dinleyin. All Of The Above şarkısı pek güzel. Yarım saat sürüyor ama katlanın. Değecektir heralde.

Bir Özgüven Alana Bir Özgüven Bedava!

Yirmili yaşlarının sonlarında bir genç adam, ellerinden tuttuğu küçük çocuğu bir alış-veriş merkezinde gezdiriyordu. Henüz sekiz yaşında olan çocuk kocaman gözleriyle alış-veriş merkezindeki oyuncaklara bakıyor, neredeyse her oyuncağa baktıktan sonra da kocaman gözlerini daha da kocaman açıp adama masum masum çeviriyordu bakışını.

Genç adam ise bambaşka bir şeye bakıyordu. Hemen ilerisinde bir-iki defa görüştüğü, arkadaşının eski sevgilisi vardı. Ayrılalı bir gün olmuştu sadece. Çocuğu da elinden tutup usulca kızın göremeyeceği bir yere doğru çekti. Arkadaşının ne kadar pislik olduğuyla ilgili bir yakında dinlemeye hiç de ihtiyacı yoktu. Zaten her ikisi de saçmalamıştı ve şimdi ikisi de ciddi şekilde bunalımdaydı. Yanlarına yaklaşılacak gibi değildi.

Kız büyük bir hırsla dükkanları geziyor, bir oraya bir buraya girip alabildiği kadar kıyafet alıyordu. Daha bu sabah da söz konusu arkadaşı arabasını satıp, yeni bir tane için arayışlara başlamıştı…

Genç adam bir miktar meraktan kızı gözüyle takip etmeye başladı. Kızın alış-veriş hırsı dinmek bilmiyordu. Tam o sırada da arkadaşından mesaj geldi, ne tesadüf. Yeni telefon almıştı da, onu haber veriyordu!

Genç adam alışkanlığı olduğu üzere küçük çocuğa da anlatıyordu bu olayları. Ufaklık bir şekilde en büyük sırdaşı olmuştu. Bir süre sonra küçük çocuğun dikkati de kıza kaydı. İkisinin ayrıldığını biliyordu. Gerçi olayı tam çözememişti ama, kötü bir şey olduğunu anlayabilmişti. Bir süre sonra merakı depreşmeye başlayan çocuk abisine dönüp sordu: “O abiyle bu abla ne alıyor?”

“Özgüven satın almaya çalışıyorlar ufaklık” dedi genç adam. Ufaklık tam olarak çözemedi genç adamın ne demek istediğini. Özgüven de neydi ki acaba?

Yönlendirilme

Yapılan tartışmalarda, tanımlamalar önemli yer tutarlar. İnsanların zihninde yer etmiş olan tanımlamalara göre, olaylara ve kişilere bakış açıları da değişir.  En basit şeyler de bile,  tanımlamalar önemli yer tutarlar.

Buna bir örnek vermeliyim ki, belirsizlik kaybolsun.

“Dürüstlük” tanımı:  Bir şey hakkında konuşurken, bir soruya veya yoruma cevap verirken doğruların söylenmesi.

veya;

Dürüstlük: Bir şey hakkında konuşurken, bir soruya veya yoruma cevap verirken alakalı tüm doğruların söylenmesi.

İki tanım arasındaki en önemli farklar, birinde doğruların söylenmesiyken diğerinde *tüm* doğruların söylenmesi.  Ancak “tüm doğruların söylenmesi”, “açık sözlülük” içine girdiği için “dürüstlük tanımı” içerisinde yer alması bir anlam kargaşasına yol açacaktır. Bu sebepten dolayı ilk tanım daha doğrudur zira başka bir tanım ile çakışmaz veya benzerlik içermez. Ancak buradaki dikkat edilmesi gereken yer, ben bu kıyaslamaları yaparken “açık sözlülük” için hangi tanımı kullandım?

Açık Sözlülük: Düşünceleri veya durumları ifade ederken diğer etmenlerden(etraftaki kişiler, zaman vs) bağımsız olaraktan ifade etmek.

Yani dürüstlük ve açık sözlülük bir araya geldiği zaman: bir şey hakkında konuşurken, bir soruya veya yoruma cevap verirken alakalı tüm doğruları söylüyoruz.

Açık sözlülük, tek başına “doğruları söylemek” anlamına da gelmiyor örneğin. Açık sözlü bir şekilde yalan söylemek, gayet mümkün ve yaptığımız bir şey.

Peki, gri alanlara ne diyeceğiz? Zira gayet dürüst ve açık sözlü şekilde, insanları yanlış yönlendirmek mümkün. Buna ne denir? Zira, yukarıdaki iki tanıma da uyan manipulasyonlar gayet yapılabilen, yapılan şeyler. Bu yapıldığında, yalan söylenmiş oluyor mu? Bu şekilde yönlendirildiğimizde, açık sözlü ve dürüst bir şekilde yapılmasına rağmen, neden kızıyoruz?

Bu bizi, daha da derinlere götürüyor ve yalanlar, üstü kapalı laflar ve alttan alta yapılan yönlendirmelerde bizi asıl kızdıran şeyin ne olduğunu bulmak gerekiyor. Bu cevabın, “kişinin kötülüğüne olacak şeylere sebebiyet vermek” olduğunu zannetmiyorum. Sonucu iyi olsa da, kızdığımız yalanlar, yönlendirmeler var. “Özgürlüklerin kısıtlanması” desek peki? Bu da tam olarak doğru değil.  Kimi durumlarda, yönlendirilmek istiyoruz. Tek başımıza tüm herşeye karar vermek istemeyebiliyoruz. İşte tam da bu noktada, neye kızdığımız konusundaki tanımlama kaygan bir hal alıyor. Doğal olarak, cevap da statik bir halden dinamik bir hale geçiyor. Değişik durumlara adapte olabilen bir cevaba ihtiyacımız var. Bu cevap, “kişinin mutsuzluğuna sebebiyet vermesi” olacaktır. Bunun nasıl olduğu, hangi etmenlere bağlı olduğu bizi ilgilendirmiyor.

Yalanlar, yönlendirmeler ve benzerleri bizim mutsuzluğumuza sebebiyet vermediğinde ise, göz ardı ediyoruz. Hatta daha da netleştirirsek, yakın dönemde böyle bir sonuca yol açmıyorsa göz ardı ediyoruz. Örneğin, yeni aldığınız kazağın size yakışıp yakışmadığına emin değilsiniz. Yakışmamış gibi geliyor. Ancak bir kaç yakın arkadaşınızın, “güzel olmuş, yakışmış” demesi sizi mutlu ediyor. Çoğu kişi böyle bir durumda, kendi gördüğünün yanlış olduğunu kabullenip, kazağın yakıştığı yönünde bir izlenim elde ediyor. Çünkü, söylenen şey yalan bile olsa, bu cevap kişiyi mutlu ediyor.

Bu düşünce tarzındaki bir diğer sorun da, “tarafsız” yorumların olumsuz cevap şeklinde görülmesi. Kazak örneğine devam edersek, “bilmem, bir fikrim yok” şeklinde gelen bir yorum sorun değilken, “sen beğendiysen giy” şeklindeki bir yorum -ki alabildiğine tarafsızdır, soruya bir cevap içermez ve sorulan kişinin hakkını devretmesini sağlar- kazağı hakkında emin olmayan kişiye “kazağı beğenilmemiş” gibi bir izlenim yaratacaktır.

İşte bu düşünce biçimi, kolaylıkla yönlendirilebilen ve istenilen amaca hizmet ettirilebilinen pasif bir zihnin ürünüdür. Temelde, mutlu olmak isteyen bireye “mutlu ol” denir ve o kişi de mutlu olur. Tabi, bu kadar net ve basit şekillerde değil. Birey mutlu olduğunda, aklına takılan diğer düşünceler kaybolur ve “mutluluğunun tadını çıkarır”. Zira, ona tavsiye edilen şey budur.

Yönlendirilme, hayatınızdan silip atamayacağınız kavramlardan birisidir. Tek varolan bilinçli varlık olduğunuz durumda bile, çevrenizdeki kimi etkiler tarafından(yemek bulunabilmesi, güzel manzara, sıcaklık) yönlendirilmeye devam edersiniz. Ancak, şiddetli ve zararlı miktarda yönlendirilmek belirli bir kişilik bozukluğudur. Uzmanlar buna ne isim verir bilmem ancak benim verdiğim isim basitçe, “iradesizlik”tir.

Öğrenme Eğrisi

Pekala, yeniden yazıyorum.

Uzunca bir süredir “yazacak bir şeyim olmaması” gibi bir durumdan muzdariptim. Sebebi ise, bir yandan çok iyi niyetli iken diğer yandan aptalca. Aklıma gelen tonla düşüncenin, yeteri kadar olgunlaşmadığını düşünüyordum. Rastgele fırlayan düşünceler, ıvır zıvır bir sürü şey…

Ancak farkındalık önemli bir kavram. Bu düşüncelerin asla benim istediğim kadar olgunlaşmayacağını fark ettim. Bu imkansız bir şey. Tek ve herşeyi kapsayan gerçeği bulmadığım sürece, asla düşüncelerim gerçek olgunluğa erişmeyecek. Ancak düşündüğüm şeyleri yazmayarak, bir yere yeniden okuyabileceğim şekilde koymayarak daha çok zaman kaybediyorum. Zira o kadar iyi hafızası olan birisi değilim.

Bundan bir kaç dakika önce ne düşündüğümü hatırlayamayabiliyorum mesela, ne hoş değil mi?

Bakalım aklımda neler kalmış… (Yukarıdaki en önemli kısım haricinde tabii)

İlk gelen şey, tüm tecrübeler önemlidir. “Yaratıcılık kendine hata yapma izni vermek, sanat hangilerine sadık kalacağını bilmektir.” Bir yerde okudum, hatırlamıyorum. Bir diğeri, “Yazamıyorsam yaşayamam, yaşamıyorsam yazamam.” idi. Bu ikisini birleştirmek gerek.

Hatayı göze alaraktan, iyi olduğunu düşündüğü şeyleri yapmalı, gerçekten keyif aldığı hataları da yapmaya devam etmeli insan. Ne kadar “sıradışı” olursa olsun yaptığı şeyler. Zira toplumun hata olarak görebileceği şeyler, gerçekten hata olmayabiliyor sık sık. Yazmakta benim hatam olsun.

Aklıma kalan şeylerden bir diğeri, sınavlar. Herkes inanılmaz heyecanlı, stresli. Canları sıkılıyor, bol miktarda çalışanların bile. Sebebini anlamakta güçlük çekiyorum. (Anlayabilen birisi olduğum kanısından vaz geçtim)

Çok basit bir şekilde, yapabildiğini yaparsın. Gerisi önemsiz. Stres ve heyecan sana sadece handikap sağlar. Fırtına öncesindeki sessizliği yakalamalı, gözlerini kapatmalı ve etrafındaki tüm gürültüyü duymalısın. Bir miktar sakince kaldıktan sonra, tüm o heyecan, sinir, stres o seslere aktaracak kendini zaten. Bırak gitsin.

Bir diğer şey, kendime e-mail gönderdim. 31 Aralık 2009′a gelecek bana. Temel olarak, “naber kanka” havasında bir şeydi. Bu da bana diğer bir şeyi hatırlattı,

Yılbaşı!

Kutlamaların bir çoğu gibi, insan elinden çıkma döngüsel rastlantılardan biri. Aman tanrım, standart takvimdeki en az değişen kısım değişiyor… Bir şeyleri kutlamak ve eğlenmek bu şekilde “şartlandırılmış” olmamalıydı. Ama işte buradayız.

Kutlayacak nesi var insanların bilmiyorum. Benim yıl değişimlerinde kutlayacak hiçbir şeyim olmuyor genelde. Hani ne bileyim, o yılda çoook şey öğrenmiş olsam, çok önemli ve kişisel gelişim vaat edecek olan bir yıla giriyor olsam belki… Ama bunlar da özel şeyler. Bu tarz şeyler olmadan, yıl dönümlerini kutlamak anlamsız geliyor. Doğum günü de aynı şekilde. Ne yani, yaşım resmi olarak arttı diye daha akıllı mı oldum? Çok değişik.

Sonra bir diğer şey. Ezberleyemiyorum. Eğer öğrenilecek bir şeyin, parçalara bölünebilir ve yeniden toplanabilir bir mantığı yoksa, aklımda kalmıyor. Basit ve net, beceremiyorum ezberlemeyi. Buna eminim uzmanlar bir sebep uydurmuştur, ama ben “kişisel tercihler” demeyi uygun gördüm.

En yukarılara döneyim. Madem aklımdaki ıvır zıvırı döktüm.

Öğrenme eğrisi, tecrübeler ve dersler vesaire. İnsan o kadar muhteşem bir varlık ki başkalarının hatalarından öğrenebiliyor, ancak sürekli olarak bizleri şaşırtan bir diğer şey de bunu yapmaktaki isteksizliğimiz.

Bile bile hata yapmak nasıl olur da bu kadar keyifli olabilir?

Cevabı basit, sen yapıyorsun. Özgür olduğumuzu düşünerek ciddi miktarda kendimizi kandırıyoruz. Gerçekten özgür olsaydık, “özgür hissetmek” için aptalca şeyler yapmamıza gerek olmazdı. Düşünün örneğin, ayağınızın altındaki Dünya’yı gezmek için para ödemeniz gerekiyor. O da, diğer ülkelere girebilirseniz. Milliyetçilik, din ayrımları, “ulusal güvenlik” vesaire.

Merak ediyorum, tek isteği dünyayı gezmek isteyen 20 yaşında bir Türk genci, koskoca bir devlete karşı ne tür bir tehlike doğurabilir? Yada durum buysa, bir diğer ülke diğerine ne gibi bir tehlike doğurabilir? İstiladan mı korkuyorlar acaba? Neyin istilası?

Dünya bizim, istediğimiz köşesinde yaşayabilmeliyiz. Ama öte yandan, “herşey o kadar kolay değil” diyen birileri var. “Bu hayatta başarılı olmak istiyorsan, kuralına göre oynamalısın” diyenler de var. Yaptıkları işleri kapalı kapılar ardında yapan, kendi amaçlarıyla başkalarının ki çatıştığında onları ortadan kaldıran kişiler bunları diyenler. Neden? Çünkü “herşey o kadar kolay değil”.

Otoritelerin, düzenli toplulukların temel kuralı şudur: Kendi içinde kuraldan bağımsız, yasayı yönlendirebilen bir miktar elit geri kalanı köle eder. Buradaki elitlerin amacı, gönüllü köleleri köleliklerinden dolayı mutlu etmektir. Kölelerin amacı, köle kalmaktır.

Eh, tüm dünya salak mı da buna kanıyor? Evet, salak. %95 kadarı diye sıkabilirim hatta ve çok büyük bir farkla da ıskalamam!

Peki tüm bunların başlıkla alakası ne? Söyleyeyim. Aradaki kısmın alakası yok. Bu kısmınki de şu, öğrenme eğrisi diye bir şey yok. Ta ki doğru dersleri öğrenene kadar.


Her neyse, geri dönmek güzel…

Yaratanlar ve İnananlar

Ayn Rand isimli bir yazarın ilk olarak 1957′de ABD’de piyasaya sunduğu Atlas Reddetti(Atlas Shrugged) adlı kitap hakkında bir bilginiz var mı bilmiyorum.

Kitap dünyayı omuzlarında taşıyan yaratıcı ve başarılı iş adamları, bilim insanları, sanatkarlar veya herhangi bir şekilde yeni şeyler üreten insanların kendilerine hak ettikleri saygının ve ortaya koydukları emeğin karşılığının gösterilmediğini düşünerek, üretimlerini dünyanın geri kalanıyla paylaşmamaya karar vermesi ve bunun üzerine dünyanın ne hale geldiğini işleyen bir roman. “Kurgu” kabul edilse de, yazıldığı dönemki politik etkilerden bir kısmını şiddetle taşıyan kitap, “dürüst bencillik” gibi değişik bir kavramı temel alıyor diyebilirim.

Ayn Rand’ın felsefesine göre insanları iki temel kategoriye koyabiliriz. “Harekete geçirenler”(Prime Movers) ve “İkinci el yaşayanlar”(Second Handers). “Prime Mover” olarak Ayn Rand’ın adlettiği insanlar, “dünyanın devam etmesini sağlayan” kişiler. Zeka ve yaratıcılık ile iş yapan, yeni şeyler üreten ve geleceği bize sunan kişiler. Sayıları az ve çoğunlukla oldukça meşguller, mantıklı bir varsayım. Öte yandan “Second Hander” adledilen kişiler ise, üretimde veya yaratımda hiçbir katkısı olmayan, ancak “ihtiyaçları olduğu için” veya “onlar da insan olduğu için” sunulan şeylerden faydalanmak isteyen kişiler. Hatta, bir miktar abartıyı mazur görürseniz, bir nevi nankörler ve hırsızlar.

Peki burada bir gediklik hissiyatı var mı sizce de? Rahat ve “mantıklı” hissetmenizi engelleyen bir şeyler? Bana bu “Prime Movers” ve “Second Handers” arasında bir kalıp daha olması gerekliymiş gibi geliyor hep. Ayn Rand’ın felsefesine bir çok noktada karşı çıksam da, oturttuğu temeli oldukça başarılı buluyorum. Bir eklemeyle, o da; “Hak Edenler“.

Peki “Hak Edenler” nedir? Bu esas oğlanlar ve kadınlar ile onların tam zıttı olan ikincillerden farkları ne? Neden onların bu kadar üst seviye bir kategorilendirmede ayrı bir kalıp olması gerekiyor?

İlk olarak, Ayn Rand’ın sunduğu kalıplara göre dünyayı ayırmaya kalksaydık nufüsün yüksek çoğunluğu için arada tıkanıp kalırdık. İnancım odur ki, arada bir yerde ve dünya nufüsunun çoğunluğunu oluşturan bir kesim daha var. Ki adını yukarıda verdim. Bu kişiler, ellerinden gelenin en iyisini yapan ve elde ettiği şeyleri hak etmiş olan/hak etmeye çalışan sıradan insanlar. Dünya nufüsunun çoğunluğunun böyle olduğunu düşünmek bir miktar hayalperest, hatta ütopik kaçıyor olabilir. Ama derinde bir yerlerde, böyle olduğuna inanmaktayım.

Ayn Rand’ın felsefesine bu eki de yaptıktan sonra, bu boş laf gevezeliğinin burada olmasına sebebiyet veren sözü yazayım: “The last resort of one who cannot think is to argue that another cannot feel.” Anlamı şu: “Düşünemeyen insanın son çaresi karşısındakinin duygusuz olduğunu iddia etmektir.

Kimin yazdığı hakkında hiçbir fikrim olmamakla beraber, lafın doğrudan kendisine olmasa da yansıttığı anlama katılmaktayım. Saf ve katıksız mantıkla yapılabilecek kimi hareketler, alınabilecek kimi kararlar insanın daha temiz ve saf olan bir parçasını cidden yıpratabiliyor. Ancak temelde duygusuzluk olarak addedilen kimi davranışların içinde o kadar büyük bir iyilik yatıyor ki ve bu iyilik o kadar derin ve göz önünden uzak ki insanlar bunu duygusuzluk olarak algılıyor.

Buna verilebilecek örneklerden ilki, herhangi bir şekilde yetiştirilemeyecekleri çocukları doğuran kişiler. Sorumluluğu alamayacaklarını düşünen, farkında olan yada fark ettirilen bu insanların yapması gerereken tek, ve doğru, davranış o çocuğu aldırmaktır… Örneğin biraz uç ve nadir olduğunun farkındaym. Ancak daha çarpıcı ve rastlanılabilir bir diğer örneği verip de beni asmanıza sebebiyet vermeyi istememekteyim. Nitekim insanların kaldırabildiği salt mantığın, genelde mantıksız olan bir sınırı var.

Bunları söyledikten sonra; gelelim asıl meseleye. Tüm bu yazının arkaplanını oluşturan şey üretilen bir gelecek, uygulanan fikirler ve onu elde etmeye çalışan insanlar. Ancak burada insanın bence en temel dürtüsü olan “istek” üst plana çıkıyor ve ona “hemen şimdi” ve “bedel ödemeden” sahip olmak istiyoruz, en azından fırsat varsa öylesini tercih ediyoruz. Kendimize hakaret ediyoruz, saygınlığımıza gölge düşürüyoruz.

Madem en temel dürtümüz, neden kendimize hakaret etmiş olalım?” İşte cevap: Modern, uygar kişileriz. Yada en azından, olmalıyız. Uygarlığın üstü kapalı tehditler, güzel görünen ama içi boş şeyler ve globalleşen yabancılaşmadan ibaret olduğunu düşünmek, içinde gerçekten bir tutam barındırmakla beraber, bir miktar abartıya kaçıyor.

O yeni çıkan muhteşem monitörü almak istiyorsun, yada o harika tasarımcının yaptığı muhteşem kolyeyi. İsteğinize saygı duyuyorum, ancak onu almayı hak etmediğiniz sürece sizin olması o kadar önemsiz ve değersiz bir şey ki onu isterken geçirdiğiniz duygusal travmaya hiç mi hiç değmez.

Yanlız burada bahsettiğim istek, “benim olsa güzel olurdu” türünden değil. Çünkü o tarz bir şey “istek”ten öte, “hoşuna gitmeyi” çağrıştırıyor bana. Hoşuna gitmiş olabilir, ama özellikle “onu” istemiyorsun.

Hayal edin, öyle bir şey gördünüz ki sahip olmak için yanıp tutuşuyorsunuz. Sık sık aklınıza geliyor, rüyalarınıza bile giriyor. Bu illa ki fiziksel bir şey olmak zorunda değil, bir yerde sahip olmayı hayal ettiğiniz bir iş yada tanışıp sohbet etmek istediğiniz birisi bile olabilir.

Ancak benim burada altını çizmeye çalıştığım şey, fiziksel olan ve “para ile alınabilecek” şeyler üzerine. Hayal edin şimdi, o muhteşem şey elinize geçti. Birden bire kapınızda birisi belirdi ve “bu senin” dedi. Hediye değil. Bir şeyi başarmanızdan ötürü verilen bir ödül değil. Öylesine sizin işte. Bir aile hatırası da olmayacak. Kapınıza bırakılan bir reklam kağıdından daha fazla önemi yok.

Hayal etmeye devam edin, ertesi gün birisi geldi. Size istediğiniz bir başka şeyi daha verdi. Ertesi gün bir tane daha, ve bir kaç ay sonra istediğiniz herşey hiç çaba göstermeden elinizde. O şeylerin önemini düşünün. Var mı önemi?

Özetlemek gerekirse: sizin de insan olmanız, ona ihtiyaç duymanız(buradaki ihtiyaçta, eksiliği durumunda hayatta kalmayı engelleyecek bir durumdan söz edilmiyor) hiç mi hiç önem taşımıyor. Neden taşımalı ki? Çok basit bir şekilde, hak edenin bir şeyler kazanması ve sahiplenmesi oldukça mantıklıdır. Çalışmayanlar, gerçek bir emek sarf etmeyenler sürünürken ve acı çekerken bile. Çünkü düşünemeyen insan, son çare olarak karşısındakinin duygusuz olduğunu iddia eder. Onlara yardım etmek isterseniz, çalışmaları için adil ve düzgün bir şans verin. Bahanelerle geri dönerlerse, bırakın sürünsünler.

Yakarışlarına aldanmamanızı öneririm, çalışmayan hiç bir şey alamaz. Asla hak etmediler. Siz yaratın, bırakın diğerleri düşünmeden, öylece inansınlar.


Bu uzun yazıyı sonuna kadar okuyan herkese teşekkür ediyorum.

Kaleidoskop

Haftalık Kaleidoskopta yayınlanacak olan “Rol Yapma Oyunlarında Bulmacalar” adlı yazımı takdim eder, hepinize Pazartesi günü çıkacak fanzinde keyifli okumalar dilerim. Pazartesi gününün ardından, aynı yazıya FrpTR forumlarının Dm’lere Tavsiyeler kısmından da erişebilirsiniz.

Yanlış giden bir şeyler var

Sayfadaki “Hello World” yazısı bana doğrudan programlamayı çağrıştırıyor. Programlama deyince de aklıma geçenlerde olan ufak bir olay geldi; okulda, programlama ve genel algoritma(*) eğitimi almış birinin yaptığı bir şey.

Bu olay şöyle vuku buldu; Visual Basic Görsel Programlama dersinde öğretmenimizin tahtaya yazdığı soruları çözmekteyiz. Lise’de gördüklerimi hatırlamamdan dolayı genel olarak çabucak yapabiliyorum. Aynı şekilde bir miktar erken bitirmiş durumdayım ve sınıftakiler neler yapıyor diye bakınmaktayım. Laboratuvarda arka tarafımda kalan bilgisayar sırasının başında oturan bir kız öğretmeni çağırdı ve “Hocam soruda üç kenarı girilen üçgenin ne çeşit olduğunu bulan program yapmamızı istemişsiniz, benim programım hangi değerler girilirse girilsin çeşitkenar diyor.” dedi.

Ancak bundan sonra öğretmenden çok çarpıcı bir laf geldi: “Üçgenin kenarlarını karşılaştırmadan çeşitkenar demişsin.”

Bu olayda dikkati çekmek istediğim nokta şu; ya aptal yerine konuluyoruz yada o kadar aptalız ki bize insanlar bir şeyler öğretmeye çalışırken başka şeylerle ilgileniyoruz. Ama bu vakada olayın ikinci kısım olduğuna şiddetle eminim. Sonuçta bu kız, lisede algoritma dersi almamış olsa bile Yüksekokul’un ikinci sınıfına geçmiş ki bu da birinci sınıfta algoritma ve C Programlama dersi aldığını gösteriyor.

Bilmeyenler için ufak bir not düşeyim, programlama da bilgisayara tüm işlemleri(toplama, çıkarma, karşılaştırma vs) siz yaptırırsınız. Siz söylemeden girilen üç sayıyı birbiri ile çapraz olarak karşılaştırmaz. Temel sorun da şu ki, bir insan da üçgenin uzunluklarını(yada açılarını) karşılaştırmadan çeşidini bilemez.

Yani bir diğer deyişle, buradaki en temel sorun öğretim de değil ancak eğitim olabilir. Hani şu çocukken ailede başlayan ve okulda devam eden şey. İnsana düzgünce düşünmeyi öğretmek gerekir en başında. İki sayıyı birbiri ile karşılaştırmadan, dinamik bir ortamda(yani bu sayılar her hangi bir şey olabilecekken) hangisinin büyük, hangisinin küçük olduğunu bilemiyoruz. Peki o halde üçgenin çeşidini kenarları veya açıları karşılaştırmadan nasıl bilebiliriz ki? Bilemeyiz tabi.

Ancak evrimde bir yerde, bir şeyler olağanüstü yanlış gitmiş gibi duruyor. Ki bu yetmiyormuş gibi eğitim sisteminde de bir yerde bir şeyler çok çok yanlış gitmiş. Bu kadar basit bir mantıksal işlemi “düşünemeyen” bir insan bırakın Yüksekokul’u ve Lise’yi, İlköğretim seviyesinde tıkanmalıydı…

Ancak bunun daha ötesinde yorum yapmak, ithamlarımı ağırlaştırmak istememekteyim. Ancak bir şey var ki, insanlardan mantıklı olmasını beklemek bile bazen “fazla” olabiliyor sanırım. Ki bu acı, çok acı bir şey.


(*)Algoritma: Yazılacak bir programın temelini oluşturan sıralı, mantıksal işleçler dizisi. En başından itibaren hangi işlemlerin yapılacağını belirlesiniz, ancak nasıl yapılacağını değil. Temel olarak iki sayıyı toplayan algoritma şu şekilde gelişir; Başla-İki adet sayı girişi yap-Bu sayıları topla-Sonucu görüntüle-Bitir.

Hello world!

Tam şimdi blogu açtım ve programlamaya hevesle atılmak istediğim günlerdeki ilk yazdığım şeyler geldi aklıma… Hello World o halde!